UKRAYNA- FİNLANDİYA- İSVEÇ – NATO DENKLEMİNDE  KARANLIK DEHLİZLERDE YAPILABİLECEK PAZARLIKLARA DİKKAT EDİLMELİ   VE YUNANİSTAN’IN NATO’YA DÖNÜŞÜNDEKİ HATAYA TEKRAR DÜŞÜLMEMELİDİR!

0

Siyonizm-ABD-İngiltere-İsrail 21. yüzyılı, “dijital dönüşüm” yüzyılı olarak öngörmekte, bu nedenle “büyük sıfırlama” stratejisini uygulamaya sokabilmek için küresel korona salgın sürecinin mümkün mertebe uzamasını istemektedir. Her altı ayda bir virüsün mutasyonuna ilişkin yapılan açıklamalara bu açıdan bakılıp değerlendirilmelidir. Küresel salgın sürecinde tüm dünyadaki hükûmetler ekonomik krizle diz çöktürülüp kadife darbelere uygun bir gayrimemnunlar kitlesi inşa edilmeye çalışılmaktadır.

Rusya’nın batısında Ukrayna krizi devam ederken, doğusunda Kazakistan’da kadife darbe girişimi olarak tezahür eden olaylar meydana gelmiştir. Türk Devletler Teşkilatı’nın hayata geçirildiği bir evrede, anında Kazakistan’daki kadife darbe girişiminin meydana gelmesi bunun örneklerindendir.

Ukrayna-Kazakistan hattı dünya hâkimiyet mücadelesinde çok önemli bir konum işgal etmektedir. Bu konum bölgesel ve küresel hâkimiyet stratejileri doğrultusunda çok ciddi bir savaş zemini oluşturulmuştur.

Bunu dikkate aldığımızda Ukrayna olayları “Avrasya satranç tahtası” denkleminde ele alınıp değerlendirilmelidir. Bu satranç tahtasında yer alan ve yer alacak olan stratejik oyuncular genel olarak ABD, İngiltere, AB (Fransa, Almanya vb.), Rusya, Çin, Hindistan, Ukrayna, Azerbaycan, Kazakistan, Türkiye, İran, Japonya, Endonezya, Pakistan ve petrol-doğal gaz üreten ülkeler olacaklardır.

Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin, Şubat 2022’de “Nükleer güçlerin hazır olması” talimatını vermesi; ayrıca şu anda Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı görevini yürüten Medvedev’in yazılı açıklamasında “ABD’nin Rusya’yı yok etmeyi planladığını” Washington’un buna devam etmesi hâlinde dünyanın nükleer bir felâkete doğru sürükleneceğini ifade etmesi önemli bir hesaplaşmanın açığa çıkmasına işaret etmektedir.

Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov’un katıldığı bir CNN canlı yayınında, “Rusya’nın hangi şartlar altında nükleer silah kullanabileceğine” ilişkin bir açıklamada bulunması, dünyanın karanlık dehlizlerinde pis işlerin organize edilmek istendiğinin bir işareti olarak değerlendirilebilir: “Bizim iç güvenlik kavramımız var ve bu kamuya açık. Nükleer silahların hangi durumlarda kullanılacağını oradan okuyabilirsiniz. Ülkemiz için varoluşsal bir tehdit varsa o zaman iç güvenlik olgusu kapsamında nükleer cephane kullanılabilir.” Peskov’un bu açıklamasına Amerikan Savunma Bakanlığı sözcüsü John Kirby, “Bu, nükleer bir gücün yapması gerektiği gibi sorumlu bir davranış değildir.” diye cevap vermiştir.

BM Genel Sekreteri Antonia Guterres’in 14 Mart’taki açıklamasında, “Bir dönem düşünülemez bir olgu olan nükleer çatışma olasılığının yeniden olasılık dâhilinde olduğunu” ifade etmiştir.

Rusya’nın bu tavrının özel bir anlamı ve birilerine özel bir mesajı olmalıdır. Ukrayna savaşı ile ilgili uluslararası arenada, arka plânda, karanlık dehlizlerde farklı şeylerin planlandığı ve yürürlüğe sokulmak istendiği gibi bir durum söz konusudur.

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergei Ryabkov’un böyle bir dönemde, “Dünyayı nükleer savaşın eşiğine getiren ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki 1962 Küba Füze Krizi’ne atıfta bulunması önemli olup Dünyanın nereye doğru sürüklendiğinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir: Biliyorsunuz, işler gerçekten bu noktaya gelebilir. Bir gün uyandığınızda kendinizi benzer bir senaryonun (1962 Küba Füze Krizi) içinde bulmanız tamamen mümkündür.”

Rus yetkililerinin Küba krizine ve Nükleer savaşa atıfta bulunmalarının sebebi nedir?  Küba ile Ukrayna arasında nasıl bir ilişki kurulmaktadır?

Sorularının cevabını bulabilmek için Ukrayna üzerinden çatışan güçlerin amaçlarını, hedeflerini açıklamakta fayda vardır. Bu nedenle 1962 Küba Füze Krizi olayını ana hatları ile ele alıp değerlendirmemiz gerekiyor.

ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, “Topyekûn Misilleme” adlı bir savaş doktrinini 1954’te NATO’ya teklif etmişti. Buna göre; Konvansiyonel bir saldırganlığa karşı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile Çin’deki hedefler nükleer silahlarla vurulacaktı.” ABD’nin NATO’ya yaptığı bu teklif üyeler tarafından kabul görmüştür. Ancak üç üye ülke hariç (İngiltere, İtalya ve Türkiye), diğer üyeler nükleer silahların kendi ülkelerine yerleştirilmesine pek sıcak bakmamışlar ve risk üstlenmemişlerdir.

Türkiye, 25 Ekim 1959’da Amerikalılarla Paris’te “Teknik İş Birliği” adıyla bir ikili anlaşma imzalayarak nükleer başlıklı 15 Jüpiter (SM-78) füzesinin Türkiye’ye yerleştirilmesine izin vermiştir. Antlaşma uyarınca “Söz konusu füzeler hem barış hem de savaş zamanlarında NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanlığı’nın (SACEUR) emrinde olacaktır.” Bu füzelerle “SSCB’nin en önemli askeri merkezleri vurulabiliyordu.

1960 yılı Mayıs’ında Ural Dağları’nın doğusundaki Yekaterinburg yakınlarında bir Amerikan U-2 casus uçağı, Sovyetler Birliği tarafından düşürülmüştür. İncirlik’teki Amerikan üssünden kalkan U-2 casus uçağı, SSCB’deki askerî alanları tespit etmekle görevliydi.[1]  ABD, Türkiye’nin haberi olmadan yaptığı bu tür hareketlerle SSCB ile Türkiye’yi karşı karşıya getirip hedef ülke yapmaktaydı.

ABD Küba yönetimini devamlı surette baskı altında tutmuş SSCB ile ilişkilerini sürekli takip etmiştir. Nitekim 14 Ekim 1962 tarihinde Küba üzerinde dolaşan ABD’nin bir U-2 casus uçağı, Sovyetler Birliği’nin Küba’ya Jüpiter benzeri orta menzilli, 1000 mil, SS4 füze rampalarını yerleştirdiğini tespit etmiştir. 22 Ekim 1962’de ABD Başkanı John F. Kennedy bu duruma ilişkin bir açıklama yaparak çok sert tepki göstermiş ve ABD savaş gemileri Küba’yı ablukaya almıştır. Bu kuşatmada amaç, Küba’ya yerleştirilen füzelerin ateşleme sistemlerini getirecek olan Sovyet gemilerinin Küba limanlarına girmesini engellemektir. Kennedy, Küba karasularına girecek Sovyet gemilerinin batırılacağını ilan ederek, bir nükleer savaşa hazır olduklarını, bu konuda da kararlı olduklarını dünya kamuoyuna duyurmuştur.

Oluşan bu durum karşısında dönemin Başbakanı İsmet İnönü, Türk hükûmetinin füzelerin Türkiye’den kaldırılmasına karşı olduğunu çok açık bir şekilde ABD Yönetimine bildirmiş ve pazarlıklar talep etmiştir. Bu durum, Türkiye’nin nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunun kendi hükümeti tarafından bile görülemediğini açık bir beyanıdır. Ancak Hava Kuvvetleri Komutanı General Curtis Le May, Küba’daki füze mevzileri ivedilikle bombalanmasını istemesine Kennedy karşı çıkmış, bunun Türkiye’ye yansımasının çok farklı olabileceğine dikkat çekmiştir. Kennedy, “SSCB Türkiye’yi bombalamasa bile,Türkiye’deki Jupiter füzelerinin kaldırılmasını”, “Nükleer başlık taşıyabilen 100 uçak ile 20 bin Amerikan askerinin Türkiye’den derhâl çekilmesini” ve “Tüm ABD üslerinin kapatılmasını” isteyebileceğini öngörerek bu teklife karşı çıkmıştır.

SSCB ile ABD arasında Türkiye ile Küba pazarlık konusuydu. Türkiye ve Küba yönetimlerinin bu pazarlığın ayrıntılarından ne kadar haberdar oldukları belli değildi. Belki de hiç yoktu. Küba krizi ile ilgili yukarıdaki gelişmeleri göz önüne aldığımızda Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergei Ryabkov’un, Ukrayna konusunda ABD ile artan gerilim için 1962 Küba füze krizini hatırlatması ile muhtemelen şöyle bir mesaj vermek istemiştir:

Siz o gün yanı başınızda nükleer füze rampalarının yerleştirilmesini kendi güvenliğiniz için tehlikeli gördünüz ve buna karşı çıktınız. Oysa Küba yönetimi füzelerin yerleştirilmesini kendi özgür iradeleri ile kabul etmişti. Siz o gün Küba devletinin kendi özgür iradesi ile yaptığı bu tercihi, kabul etmediniz. Sizin güvenliğiniz açısından tehlikeli görüp karşı çıktığınız bu olgu, bugün Rusya için de geçerlidir. Ukrayna’nın NATO’ya girmesi ile Ukrayna’ya yerleştirilecek nükleer füzeler Rusya’nın güvenliğini tehlikeye atacaktır. Bu nedenle biz buna karşıyız ve gerekirse bir nükleer savaş yapabiliriz.

Dolayısıyla Türkiye süreci iyi takip etmeli,   arka planda yapılabilecek pazarlıkları öngörmeye çalışmalı, bu pazarlıkların malzemesi olmamalı bugün uyguladığı denge politikasında ısrarcı olmalıdır

Türkiye Yunanistan’ın da NATO’ya dâhil olma sürecini iyi yorumlamalı. Daha önce NATO’nun hiç dikkate almadığı Türkiye’nin güvenlik sorunlarının artık ‘asker sözüyle’ çözülemeyeceğini, Türkiye’nin güvenliğinin başkalarının merhametine bırakılamayacağını, kendisinden habersiz oluşturulan senaryoların figüranı olmayacağını kararlı bir tavırla iyi anlatabilmenin yollarını ortaya koymalıdır.

Türkiye PKK, PYD/YPG/SDG ve DEAŞ vb. gibi terör örgütlerini finanse ederek Türkiye ye ayar vermeye çalışan İsveç ve Finlandiya’nın dışındaki NATO ülkelerinin de bu süreçte hassasiyetlerimize dikkat etmelerini NATO’nun tüm üyelerinin güvenlik sorunlarına aynı hassasiyetle yaklaşmasının temini sağlayacak bir güvencenin oluşmasının teminini sağlamalıdır.

 

UMRAN KÜLTÜR VE MEDENİYET HAREKETİ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir