Türkiye Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı’na (NATO) başvurdu

0

Girdiğimiz andan itibaren memleket-millet yararına yapılmaya çalışılan tüm hayırlı işlerin önünde bir engel olarak karşımıza dikildi. Yapılan tüm darbelerin arkasında şöyle ya da böyle yer aldı. Şer İttifakının(ABD, İngiltere, AB, İsrail, NATO; Vatikan) sadece Türkiye’yi değil, Ortadoğu’yu ve tüm İslâm coğrafyasını işgal etme planlarını, yeni konsepti doğrultusunda, taşeronlarının da desteğiyle gerçekleştirmeye çalışıyorlar… Okyanuslar ötesinden gelip şu bu bahanelerle, Coğrafyamızı işgal ediyorlar. Bu coğrafyanın bir kısım ülke yöneticilerinden şu ya da bu ad altında resmen haraç alıyorlar, racon kesiyorlar. Bölgenin insanlarını insan yerine koymuyorlar. Resmen yakıp yıkıyorlar, talan ediyorlar; insanları hatıralarından, köyünden, toprağından, alın terlerinden, göz nurundan, el emeğinden; çocuklarından, eşlerinden, analarından, babalarından kısaca her şeylerinden ediyorlar… Buna ne hakları var. Ya biz buna neden tahammül ediyoruz. O kadar aciz miyiz? Milyarlarca dolarları haraç olarak onlara verecek yerde, kendi insanımıza versek, kendi ülkemize harcasak huzur ve mutluluk içinde yaşamaz mıyız? Kendi kendimizle uğraşacak yerde, birbirimizle uğraşacak yerde, birlik ve beraberlik içinde onlara karşı direnelim. Geldikleri gibi, gitsinler. Bu zilletten kurtulalım. İzzeti onların yanında değil Allah’ın yanında arayalım.

“Allah’ın ipine sımsıkı sarılalım, dağılıp ayrılmayalım.”

Gelin yeniden kardeş olalım, onlar bizim bölünmüşlüğümüzden yararlanıyorlar, onlara fırsat vermeyelim.

Aşağıdaki yazıda,  NATO’nun aşama aşama ne yapmak istediğini bulacaksınız.

NATO, 1949 yılında kurulduğunda, ABD, üç temel amacı öngörmüştür:

Birincisi, Sovyetlerin komünizmi yaymasına mani olmak;

İkincisi, Amerika’nın Avrupa’da siyasi bir aktör olarak varlığını devam etmesini sağlamak,

Üçüncüsü de Almanya’yı kontrol altında tutmak(2).

ABD, soğuk savaşı fırsat olarak kullanıp, kendi değerlerini üye ülkelere ve dünyaya yaymıştır. NATO’nun en büyük tahribatı, pakt içindeki ülkelerin askeri personelini, zihinsel olarak ifsat edip kendi halkına yabancılaştırması olmuştur.

1989 yılında, Soğuk Savaş sona ermiş; 1991 yılında da, Sovyetler Birliği dağılarak Batı için tehdit olmaktan çıkmıştır. Buna rağmen, ABD, ısrarla NATO’nun varlığını devam ettirmesini, hatta genişletilmesini istemiştir.

1990 yılında yapılan Londra Zirvesi’nde, NATO’nun varlığını sürdürmesi kararı alınmış ve bunun için 1949 yılında ortaya konmuş olan kuruluş amacı (diğer devletlerden gelecek saldırılar) genişletilerek değiştirilmiştir. NATO’nun yeni güvenlik kavramı, uluslararası istikrarsızlık, göç dalgası tehlikesi ve uyuşturucu ticaretine karşı önlemler alınması şeklinde belirlenmiştir(3). Londra Zirvesi’nde, uluslararası güvenliği tehdit eden, uluslararası istikrarsızlığa neden olan unsurlar tabiri ile çok esnek bir tanımlama yapılarak NATO’ya hareket elastikiyeti kazandırılmıştır.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ile NATO ülkelerine yönelebilecek tehditle ilgili ortaya çıkan belirsizlik, NATO’nun hem varlığını hem de genişlemesini anlamsız hale getirmiştir. Bu durumu aşmak için;

1995 yılında, dönemin NATO Genel Sekreteri Willy Claes, Batı ve NATO için en ciddi tehlikenin, İslamcı terörizm olduğunu ifade ederek NATO için aranan düşmanı bulmuştur(4).

1999 Washington Zirvesi’nde NATO Stratejik Konsepti;

İttifakın, ortak çıkarlarına yönelik olarak oluşabilecek yeni tehditlerin(bölgesel çatışmalar, kitle imha silahları ve terörizm gibi ulus ötesi tehditler) önlenebilmesi için yeni görevler üstlenebilmesi ve bu amaçla savunma kabiliyetlerini geliştirilmesinin gerekliliği, olarak kabul edilmiştir(4).

ABD, 2001 yılında, 11 Eylül diye anılan, ABD derin devletinin derin provokasyonu olan saldırı ile birlikte terörizmin, ciddi bir ulusal ve uluslararası güvenlik sorunu ve tehdidi olduğunu üye ülkelere kabul ettirmiştir. Bunun sonucunda NATO müttefikleri, 3 Ekim 2001 tarihinde terörizmle mücadelede konusunda bir dizi karar almışlardır.

Kartal Yardımı Operasyonu (9 Ekim 2001-16 Mayıs 2002) ile Afganistan işgal edilmiştir.

Aktif Çaba Operasyonu( 26 Ekim 2001) ile Akdeniz’deki denizcilik faaliyetleri kontrol edilmeye başlanmıştır. Bu operasyonun görev alanı, 10 Mart 2003’de Cebelitarık Boğazı’ndan geçişler ve Mart 2004’te Akdeniz in tamamını kapsayacak şekilde genişletilmiştir(4).

Terörizm, 21-22 Kasım 2002 Prag Zirvesinde stratejik bir tehdit olarak üyeler tarafından kabul edilmiştir. Böylelikle yeni NATO’ya, sadece savunma temelli bir misyon yüklenmemiş, aynı zamanda, terörizmle mücadele gibi yeni tehditlere karşı, ihtiyaç duyulan her yerde görev alabilecek bir fonksiyon da yüklenmiştir. Prag Zirvesi ile birlikte başlatılan yeniden yapılanma sürecinde, terörle mücadeleye yönelik olarak müttefikler, yeni tehditlerle mücadele edebilecek şekilde kabiliyetlerini geliştireceklerine dair siyası bir taahhütte (PYT) bulunmuşlardır (4).

ABD’nin amacı, NATO’yu küresel bir güç haline getirerek yeni düzenlemelerle, müttefik güçleri daha aktif, daha hızlı hareket edebilen bir yapıya kavuşturup, onlara bazı külfetleri ve sorumlulukları yıkma ve onları birer Truva atı olarak kullanmaktır.  Bu sebeple 2002’de, NATO Askeri Komitesi Başkanı General Naumann, NATO’nun yeni döneme ilişkin fonksiyonunu, küresel bir ittifak olarak tanımlamıştır(5). Nitekim, Prag zirvesinde kabul edilen Sivil Olağanüstü Hal Eylem Planı ile terörizmle mücadele edebilecek acil müdahale kuvvetinin kurulması, ilk kez seslendirilmiştir. Dönemin (2003) NATO Konseyi Daimi Üyesi Nicholas Burns’a göre eski NATO ölmüştür yeni NATO, şerif ve istekliler koalisyonundan oluşmalıdır(6).

2004 Martında, 7 Doğu Avrupa ülkesinin NATO’ya dâhil edilmesi ile birlikte, Baltık Denizi’nde NATO üssünün kurulması öngörülmüş, füze savunma sistemlerinin Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya yerleştirilmesi kararlaştırılmıştır. 27-28 Haziran 2004’de yapılan NATO İstanbul Zirvesi’ nde, Kafkasya ülkeleriyle ilişkileri artırma (Yoğunlaştırılmış Diyalog) kararı alınmıştır. Bu zirvede, Gürcistan, Azerbaycan ve Özbekistan’ın NATO ittifakıyla Bireysel Ortaklık Harekât Planı geliştirme isteklerine de onay verilmiştir(7).

NATO’nun Bükreş Zirvesi’nde (Nisan 2008), Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya alınacağı açıklanmıştır. NATO Strazburg (Nisan 2009), Lizbon (Kasım 2010) ve Chicago zirvelerinde de Gürcistan’ın üye yapılacağı tekrarlanmıştır. 2010 yılında Portekiz’in başkenti Lizbon’da gerçekleştirilen zirvede, NATO’nun füze savunma sistemlerinin Türkiye’ye yerleştirilmesi kararı alınarak Türkiye ile Rusya karşı karşıya getirilmiştir.

Lizbon zirvesine kadar NATO’nun amacı, müttefiklerine yönelik tehditlere karşı bir koruma göreviydi. Ancak, Lizbon zirvesinde, NATO’nun dünyadaki kriz bölgelerine(!) müdahale etmesine karar verilerek hukuki bir altyapı meydana getirilmiştir. NATO Stratejik Kavramının 20. Maddesinde, NATO’ nun sınırlarının ötesinde ortaya çıkan/çıkabilecek risklerin, ittifak üyelerine doğrudan tehdit oluşturabileceğini ve NATO’nun bu nedenle muhtemel krizlere, çatışmalara ve çatışma sonrası istikrarın sağlanması bağlamındaki çabalara müdahil olacağı belirtilmektedir(7). Bu zirvede siber saldırı konusunun da, NATO tarafından tehdit olarak algılanması kabul edilmiştir.

20-21 Mayıs 2012 de yapılan Chicago Zirvesinde Füze Savunma Sisteminin Malatya Kürecik’te kurulması kabul edilmiştir(2).

Yeni NATO Ve Büyük Ortadoğu

24 Ekim 2003 Prag’da gerçekleştirilen NATO ve Büyük Ortadoğu adlı konferansta, NATO Konseyi Daimi Üyesi R. Nicholas Burns’ün yaptığı Yeni NATO ve Büyük Ortadoğu adlı konuşmasında, NATO’nun yeni görev alanının, Büyük Ortadoğu Coğrafyası olduğunu ve NATO ülkelerine asıl tehdidin bu coğrafyadan geleceğini ifade etmiştir(6). Bu yaklaşımla ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’ni en az zayiatla uygulayabilmek için pek çok ülkeyi projeye, Kaostan Kaynaklanan Düzen Projesi kapsamında, taşeron olarak dahil etmeye çalışmaktadır. Akdeniz Diyalogu bunlardan biridir. Bunun yanı sıra Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin taşeron olarak NATO’ya hizmet etmeleri öngörülmektedir(6). Aralık 2015’te Karadağ NATO’nun 29. üyesi olmaya davet edilmiştir(8).

Gönüllü Kuruluşlar ve Türkiye’deki NATO Üsleri

İslam, 1995 yılında, NATO tarafından düşman ve tehdit olarak ilan edilmiştir. 2003 yılından itibaren her fırsatta NATO, Büyük Ortadoğu da konuşlanmaya çalışmaktadır. NATO’da yapılan tüm değişikliklerle, ABD, NATO aracılığıyla İslam coğrafyasını parçalayıp işgal etmek istemektedir. Bu niyet, bütün çıplaklığı ile ortada dururken NATO’nun Irak-Suriye hattına müdahil olmasını istemek, üsleri ve hava alanlarını açmak, 21. asır seküler Haçlı Seferlerine yardımcı olmak demektir. Irak’taki göç dalgası bahane edilerek NATO’yu göreve çağırma ile Türkiye’ye gelip yerleşen Çekiç Güç, hem PKK’nın hem de Kuzey Irak’ın bugünkü şeklini almasının temellerini atmıştır. Aynı deneyimi tekrar yaşamak büyük bir hata olur.

PKK-PYD-İŞİD; ŞER İTTİFAKI(ABD-AB-NATO-İsrail-İngiltere)NIN koruması altında büyümüş, bölgenin başına bela olmuşlardır.

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in, “Türk askerleri, Irak topraklarına Bağdat’ın rızası alınmadan girdi. Türkiye ve Irak’ın diyaloğu artırıp gerilimi düşürmesi, şu anda her zamankinden daha önemlidir. ABD, Irak’ın toprak bütünlüğüne saygı duyuyor. Türkiye’den de aynısını bekliyoruz.” demesi, tam bir iki yüzlülüktür(10).

ABD dost değil düşmandır ve Türkiye ve İslam dünyasına ihanet içerisindedir.

NATO, Türkiye ile Suriye-İran ittifakını savaşa sokarak, savaşı da bir mezhep savaşına dönüştürerek, bölgede Sünni-Şii eksenli derin bir fay hattı oluşturmak istemektedir. Suud önderliğinde kurulan ve İran’ı dışta tutan Teröre Karşı İslam İttifakı kurulması, İslam’ın İslam’la savaşından başka bir sonuç doğurmayacak, bölgeyi mezhep eksenli bir savaşa hızla sürükleyecektir. NATO Genel Sekreteri, Stoltenberg’in (08.12.2015) konuşması, bunu doğrulamaktadır:

“Suriye’deki çatışma, Batı ve İslam dünyası arasındaki bir savaş değil, radikalizm ve terörizme karşı savaştır. Bu savaşta Müslümanlar ön cephede.  Kurbanların çoğu Müslüman ve IŞİD’e karşı savaşanların çoğu da Müslüman. Bu mücadeleyi onlar için yürütemeyiz. Bu, koalisyonun ve NATO müttefiklerinin gündeminde yok. ABD’nin sınırlı sayıda özel kuvvetleri var.

Ön planda olan şey ise, yerel güçleri kuvvetlendirmek. Bu kolay değil ama tek seçenek bu (9).”

Türkiye vekâlet savaşlarının bir unsuru olmamalı; bölge ülkeleri ile onurlu bir barış ortamı sağlamalıdır. Türkiye’nin böyle bir gücü hâlâ daha vardır. Bu gücü harekete geçirecek olan mekanizma, gönüllü kuruluşlardır. Bu nedenle tüm gönüllü kuruluşların sorumluluk üstlenmesi, duygusal davranmaması, NATO, Fransa, Almanya, İngiltere, Rusya ve Çin’in bölgeyi terk etmesi için hem toplumsal şuuru hem de ümmet şuurunu harekete geçirmesi gerekmektedir. Türkiye, Suud, Mısır ve İran’ın uyguladıkları politikaları tekrar gözden geçirmeleri için gönüllü kuruluşlar sorumluluk üstlenmelidir.

İNCİRLİK ÜSSÜ BAŞTA OLMAK ÜZERE TÜM NATO VE ABD ÜSLERİ KAPATILSIN!

Yabancılar bölgeyi terk etsin!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir