KARANLIK BİR DEVİR KAPANIRKEN UMUTLAR, RİSKLER VE CEVAP BEKLEYEN SORULAR

21
0

Metin Alpaslan  – Umran Dergisi/Eylül 2026-385. Sayı

Kürt meselesinin çözümüne yönelik atılan adımlar kapsamında TBMM’de kabul edilen ve kamuoyunda “Çerçeve Yasa” diye anılan 7595 sayılı “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” hakkındaki tartışmalar devam ediyor. Yüksek bir toplumsal ve siyasi mutabakatla kabul edilen Kanun, geniş çevrelerde hem şüpheli bir bekleyişe hem de temkinli bir meraka yol açtı. Süreci cepheden bir karşıtlıkla tartışan da var, iyi niyetle eksiklik ve handikapları dile getirip destek olan da.

Türkiye için tarihî ve hayati bir aşama olan böylesi önemli bir süreç birtakım teknik detaylar ve usul tartışmaları ileri sürülerek daha önceleri yapıldığı gibi yine değersizleştirilip işlemez duruma getirilmek istenmektedir. Ne yazık ki bazı çevreler süreci ya günlük seçim hesaplarına kurban etmeye ya da ırkçı, tek tipçi anlayışlarıyla boğmaya çalışmaktadırlar.

Yarım yüzyıla yakın silahlı çatışmanın sona erdiği yeni bir sayfa açılmak üzeredir. Bu hem çok değerli hem de çok önemli bir gelişmedir. 100 bin can kaybı, insan kaçırmalar, faili meçhuller, öfkeli bir kavmiyetçiliğin körüklenmesi, trilyonları aşan ekonomik kaynak israfı, güvenlik devleti anlayışının pekişmesi gibi marazlar bu ülkenin acılı tarihinin bir resmidir. Çatışmalı sürecin bedelini bu ülkenin cefakâr insanları ödedi. Şimdi acılarla dolu sayfayı kapatma şansıyla karşı karşıyayız. Türkçüler de Kürtçüler de şunu anlamalıdırlar ki, bu ülkeye yaşattıkları ağır kayıpların gölgesinde tüm argümanları çökmüştür.

Kanun, örgütün fiilen dağıtılıp silah bırakmasını, illegal silahlı mücadelenin sona ermesini, Kürt meselesinin demokratik siyasete havale edilmesini ön görüyor. Düzenleme PKK’nın sıradan üyelerini, tutuklu siyasetçileri ve siyasi sürgünleri kapsıyor. Bu çerçevede, örgütün silahları bırakmasının güvenlik kurumlarınca takip ve tespitini ve bunun teyidini Millî Güvenlik Kurulu (MGK) kararı şartına bağlıyor. Kasten öldürme suçu ile 1 Haziran 2005 öncesinde işlenip müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet gerektiren suçlar kapsam dışında tutuluyor.  Doğrudan terörist saldırılara katılanlar, örgütün üst düzey kadroları ve Öcalan hariç tutuluyor. Böylelerinin durumunun ilerleyen aşamalarda kademeli şekilde ele alınması bekleniyor.

Mahkûmiyetler affedilmeyip erteleniyor ve soruşturma dosyaları düşmüyor, belli kurallara ve sürelere bağlanarak deliller süreç boyunca korunuyor. Suçların hukuki niteliği değişmiyor ve ceza sorumluluğu sona ermiyor. Süren soruşturma ve kovuşturmalar ile kesinleşmiş mahkûmiyet hükümleri sonuçlarıyla birlikte varlığını koruyor. Erteleme süresince zamanaşımı işlemiyor ve bu süreçte terör suçlarından birinin işlenmesi hâlinde, erteleme kararı kaldırılarak soruşturma ve kovuşturma tekrar başlıyor. Ceza infazının devamına karar veriliyor. Belirtilen süre suç işlenmeksizin geçirildiği takdirde verilen ceza infaz edilmiş sayılıyor. Bütün bu unsurlar düzenlemeye denetimli ve geri alınabilir bir çerçeve kazandırıyor ve hesap verebilirliği koruyor. Kanun, fanatik yaklaşımlardan uzak, hukuki anlamda oldukça ince çalışılmış bir formül ihtiva ediyor. İstisnai durumların sınırlı tutulması geniş toplum kesimlerinin hassasiyetlerinin dikkate alınarak düzenlendiğini gösteriyor.

Kanun’un özenle seçilmiş ismi hiç kimse için bir zafer veya yenilgi çağrışımı yapmıyor. Devletin kendini garantiye aldığı bir çerçeve çiziyor. Geri dönenlerle ilgili tasarruf hakları, teyit ve tespit mekanizması tamamen devletin inisiyatifinde olacak. Kanun’un Anayasa’nın aradığı beşte üç çoğunluktan daha yüksek bir oranla (yüzde 80) kabul edilmesi büyük önem taşımaktadır. Böyle bir çoğunluk, sürece geniş bir demokratik meşruiyet ve toplumsal sahiplenme kazandırmaktadır.

Karşı Çıkanlar, Çekimserler ve Şüpheciler

Bu sürece farklı hukuki, siyasi ve toplumsal gerekçelerle itiraz edenler, mütereddit davrananlar, yeterli bulmayanlar hatta ülkenin bölüneceğini iddia edenler var. Kimi “yenilgi” diyor kimi “teslimiyet” kimi de “teröristle pazarlık yapılmaz” diyor.

Karşı Çıkanların Gerekçeleri

  • Anayasa’nın 66. maddesindeki vatandaşlık tanımı ile devleti ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğü ilkesinin zedeleneceği, etnik veya bölgesel nitelikli tanımlamaların millî egemenliği zaafa uğratacağı savunulmaktadır. Daha da ileri gidip, süreci ‘ihanet’ diye nitelendirerek, teklifte örtülü bir amaç bulunduğu öne sürülmektedir.
  • Terör örgütü elebaşları ve uzantılarıyla pazarlık yapılmasının, örgüt mensuplarına hukuki statü veya af imkânı tanınmasının devlete itibar kaybettireceği, devlet otoritesinin hiçbir surette pazarlık konusu yapılamayacağı vurgulanmaktadır. Türkçü bilhassa seküler çizgideki milliyetçi cenahta Terörsüz Türkiye sürecinin başlamasıyla beraber iktidara karşı tepkilerini arttırmanın bir devamı olarak “Terörle müzakere değil, mücadele edilir!” anlayışı öne çıkarılmaktadır.
  • Adli mahkûmlar veya diğer suçlardan cezaevinde bulunan vatandaşlar dışarıda tutulurken, terör suçlularına yönelik özel hukuki kolaylıklar getirilmesinin kamuoyundaki adalet hissini yaralayacağı ifade edilmektedir.
  • Siyasi tavsiye ve kararların doğrudan icrai mekanizmalara dönüştürülmesinin, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkeleriyle çeliştiği ileri sürülmektedir.

Çekimser Kalanların ve Şerh Düşenlerin Gerekçeleri

  • Düzenlemenin gerçek bir toplumsal barış ve geniş çaplı bir demokratikleşme paketinden uzak olup, yalnızca dar kalıplara sıkıştırılmış geçici bir af/silah bırakma mekanizmasıyla sınırlı tutulduğu savunulmaktadır.
  • Kanun’daki, örgütün feshi veya silah bırakma oran ve şeklinin tespiti gibi durumların hangi kıstaslara göre ve nasıl teyit edileceğinin açık olmaması, yürütme organına veya istihbarat birimlerine aşırı takdir yetkisi verilmesi eleştirilmektedir. Sadece belirli grupları hedefleyen bir yasa olduğu, kayyum uygulamaları, KHK ile kamudan ihraç edilenler ve fikir suçlularını kapsayacak genel bir hukuki düzenlemenin yapılmadığı belirtilmektedir.
  • Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması eleştirilmektedir.
  • Kanun’un Meclis’teki tüm siyasi partilerin ve sivil toplumun katılımıyla hazırlanmadığı, dar bir siyasi mutabakata dayandığı ve seçim/siyaset hesaplarına araç kılınabileceği endişesi dile getirilmektedir.

      Şüphe Duyanların Gerekçeleri

  • Kürt milliyetçisi cenahın şüphesi, Cumhuriyet’in kuruluşuyla başlayan Kürtlere baskı, yasak ve inkâr politikasının, bir tokalaşmayla halledilemeyeceği kaygısıdır. Onlar “Yine mi kandırılacağız?” kaygısı taşımaktadırlar.
  • Milliyetçi cenah ise PKK’nın bir oyun oynadığından şüphe etmektedir. Devletin terör örgütünü ezip diz çöktürdüğünü ama düzenlemenin sahadaki gerçekler dikkate alınmadan hazırlandığını, örgütün uyuşturucu ticareti, haraç, Avrupa’daki propaganda faaliyetleri ile kampanya gelirleri ve diğer finans kaynaklarından vazgeçip geçmediğinin, kadro devşirme faaliyetlerinin sona erip ermediğinin ortaya konulması gerektiğini ifade etmektedirler.
  • PKK’nın kendini feshetmesinin ardından silah bırakan örgüt mensuplarının Türkiye’ye dönüşünün MGK’nın tespit ve teyit kararına göre uygulanacak olması, bir tavsiye kurulu konumundaki MGK’nın sahip olduğu anayasal konumdan daha ileri bir yetki ile donatılarak bir karar mercii olarak tayin edilmesi eleştiriliyor.
  • Ayrıca düzenleme, adı konulmamış örtülü bir af şeklinde nitelendirilip eleştirilmektedir.

Tarihî Bir Dönüm Noktasında Şüpheler ve Umutlar

Son yüz yıllık yakın, bir o kadar da uzak tarih incelendiğinde görülecektir ki “Çerçeve Yasa” ile ilk defa milliyetçi kesimlerin de kabulüyle, Kürt meselesinin rasyonel çözümü hukuki bir zemine taşındı. Süreç geçmişteki başarısız teşebbüslerin aksine, “hukuki belirsizlik” ve “kurumsal sahipsizlik” gibi zaaflardan uzak. 2009’da başlayan Açılım Süreci’ndeki Habur tecrübesi bu zaafların en çarpıcı örneğidir. Süreç barış için büyük bir umut olmasına karşın, halka iyi anlatılmadığı için kamuoyunda büyük bir tedirginlikle karşılanmış sonrasında da büyük bir krize yol açmıştı. Çünkü hükûmet, organizasyonu yeterince düşünmeden, ayrıntıları planlamadan ve muhtemel sonuçları hesaba katmadan Açılım Süreci’ni alelacele devreye sokmuştu.

Meclis’ten geçen “Çerçeve Yasa” diye anılan 7595 sayılı Kanun, bu son sürecin bürokratik ve hukuki bir omurgaya kavuşturulduğunu gösteriyor. TBMM’nin sürecin resmî sahibi olması önemli bir güvencedir. Kanun’da şüphesiz eksikler, sonraki adımlarla ilgili belirsizlikler, tarafların bakışına göre olumsuz yanlar, gri alanlar, eleştirilecek yönler vardır. Uzun yıllardır devam eden böylesi bir mesele için çıkarılan “Çerçeve Yasa” herkesi tatmin etmez. Hem umutlar ve olumlu görüşler hem de karamsarlık, korkular ve olumsuz görüşler bir aradadır. Süreç ilerlerken ihtiyatla iyimserlik, şüphe ile umut daima yan yana olacaktır.

Önümüzdeki süreçte önemli konulardan biri, geçmişte yaşananların nasıl değerlendirileceği, geçmişin muhasebesinin nasıl yapılacağı olacaktır. Başka bir ifadeyle bunun hangi ruh hâliyle, hangi ahlaki ve kültürel çerçevede yapılacağıdır. Çünkü yeni bir ortak gelecek sadece kanunla değil, adalet, merhamet ve güven duygusuyla kurulur. Kalıcı barışlar yalnızca hukuki metinlerle değil, toplumun benimsediği müşterek bir ahlakla inşa edilir. Geçmişi yeni düşmanlıklar üretmeden, bir iç muhasebe ve arınma sürecine dönüştürerek ele almak gerekiyor. Geçmişle yüzleşme hesap sormak ya da yeni mağduriyetler üretmek değil, beraber yaşamanın şartlarını yeniden kurmak, müşterek geleceğin önündeki engelleri kaldırmak için elzemdir.

Ciddi endişeler taşımamıza rağmen umutlu olmak istiyoruz. Tarihî bir eşik aşılmış, yeni bir dönüm noktasına gelinmiştir. Şimdi sıra Türkiye’nin bütünlüğünü sağlayacak, gücüne güç katacak siyasi ve hukuki reformları yaparak terörden arınmış ülkemizi yaşanır hâle getirmektir. Böyle bir ülke, bölgenin, mazlum coğrafyaların tüm mazlum halklarına umut olacak, nefes olacaktır. Terörden arınmış bir Türkiye, sadece kendi sınırlarında değil, bölgesinde de güvenin, istikrarın ve kalkınmanın öncüsü olacaktır. Enerjisini terörle mücadeleye değil, kalkınmaya, eğitime, sağlığa ve teknolojik dönüşüme harcayacaktır. Bu tarihî kırılma, sadece Türkiye’nin iç dengelerini değil, bölgesel jeopolitiği de yeniden şekillendirecektir. Türkiye’nin sınırları artık daha güvenli, dış müdahalelere karşı direnci daha güçlü olacaktır. Terörden arınmış bir Türkiye, masada daha dik, sahada daha etkin güçlü bir aktör olacaktır.

Biz Türkler ve Kürtler olarak ayrı düşen değil, tarih boyunca omuz omuza yürüyen bir milletiz. Türkiye, Türk’ün ve Kürt’ün ortak vatanıdır. Sultan Alpaslan’ın ve Selahattin Eyyubi’nin torunları sömürgeci Haçlı emperyalizminin oyunlarını Allah’ın izniyle bozmuştur. Bütün ağır acı ve kayıplara rağmen, kardeşliğimiz yok edilememiştir. Malazgirt’te Alpaslan Gazi’nin yanında duran, Çaldıran’da Yavuz Sultan Selim’in yanında duran, Çanakkale’de Türk kardeşiyle omuz omuza çarpışan Kürt evladının, ABD emperyalizminin ve Siyonist çetelerin piyonu olması kabul edilemezdi.

Türkiye’nin kanayan yarası terör, inşallah tarih sahnesinden çekiliyor artık. Her türlü ihaneti deneyerek bozmaya çalıştıkları Türk-Kürt kardeşliği şimdi gerçek anlamda perçinlenecek. Bölgedeki insanlar hem devletin baskısı hem de örgütün zorlamaları arasında kimliklerini ifade edememenin sancısını yaşıyorlardı. Baskı ve yasaklar, halkın yaralarını derinleştiriyor ve onları örgüte yaklaştırıyordu. Şimdi hem güvenlikçi anlayışların baskısından hem de terör örgütünün gölgesinden kurtulan Kürtler, kimlikleriyle, kültürel değerleriyle yaşayacak, devletiyle bağları daha sıkılaşacaktır. Yıllarca girilemeyen, işlenemeyen topraklar şimdi üretimin, ticaretin ve kültürel zenginliğin merkezi hâline gelecek.

Yeni Bir Terörist Yapılanma Çıkma İhtimali

Bölgesel dinamikler, Kürt hareketinin parçalı yapısı, Kürt siyasetinin nasıl şekilleneceği, siyasi entegrasyon gibi meseleler önümüzde durmaktadır. Türkiye’de silahlar bırakılabilir ama yurtdışındaki Kürt talepleri, PKK silahı bıraksa da varlığını sürdürecektir. Irak’ın dağlarında güçlü siyasi görüşlere sahip örgütlü binlerce kişi bulunuyor. Önemli bir bölümü Türkiye’ye karşı silahlı çatışmalara katılmış. Bunlar Türkiye’ye dönerek siyasi faaliyetlere katıldıklarında, Kürt siyasetinde ve DEM Parti içinde liderlik rolü üstlenmek isteyen son derece örgütlü ve yüksek motivasyona sahip büyük bir Kürt aktivist kitlesi olacaktır. Türkiye’nin buna hazır olması lazım. Böyle bir durumda yeni bir çatışma riski ortaya çıkar mı düşünmek gerekmektedir.

PKK içinde dış güçlerin denetimindeki unsurların bulunduğu biliniyor. Bunlar “Karara katılmıyoruz, PKK’yı sürdüreceğiz.” diyebilirler. Örgütün fesih kararının oy birliğiyle alınmadığı, yeni bir yapılanma riski barındırdığı, süreci kabullenmeyen yeni bir terörist yapılanmanın çıkabileceği yorumları yapılıyor. Liderlik kadrosunun bir karar alması, sahadaki her hücrenin veya uzantının buna kendiliğinden uyacağı anlamına gelmiyor elbet. Ana gövdeden kopacak radikal unsurların yeni bir terör yapılanması oluşturma veya eylemleri farklı paravan örgüt isimleriyle sürdürme riski, bu tür süreçlerin tabiatında var olan en kritik tehditlerden biridir.

On yıllardır ideolojik, askerî ve bölgesel boyutlar kazanmış silahlı bir yapının tepe yönetiminden sahaya kadar tam bir oy birliğiyle hareket etmesi oldukça zor bir süreç olacaktır. Örgüt içindeki şahin kanatların, hiyerarşik hırsları bulunan alt kadro yöneticilerinin veya silahsız bir hayata uyum sağlamak istemeyen unsurların fesih kararına direnmesi muhtemel bir durumdur. Tarihteki benzer silahsızlanma ve örgüt kapatma süreçlerinde, mesela Kuzey İrlanda’da ortaya çıkan Gerçek IRA veya Kolombiya’daki FARC bölünmeleri buna örnektir. Ana gövde silah bıraksa dahi süreci taviz veya ihanet gören radikal gruplar koparak daha agresif eylemler yapan yeni paravan yapılar kurabilmektedir.

PKK sadece Türkiye’yi hedef alan bir yapı olmayıp Suriye, Irak, İran ve Avrupa ayakları bulunan çok bileşenli bir örgüttür. Yapının farklı coğrafyalardaki kanatlarının veya bu alanları kendi stratejileri doğrultusunda kullanmak isteyen dış istihbarat servislerinin ve vekâlet savaşı aktörlerinin fesih kararını tanımayıp yeni isimler altında yapılaşmaları tetikleme potansiyeli bulunmaktadır. Bu sebeple, güvenlik, istihbarat ve hukuki denetim mekanizmalarının bu kırılma ihtimallerine karşı teyakkuzda olması elzem görülmektedir.

İçinde Bulunduğumuz Jeopolitik Şartlar

Bugün Türkiye bir kavşak noktasındadır ve emperyalist güçlerin bölgemizdeki yıkıcı ve kıyıcı etkileri devam etmektedir. Yeni Sevr haritaları, Büyük Ortadoğu Projesi her zaman dosyalarında mevcuttur. Dünya ve bölgemiz her an bizi de içine çekecek bir yangın yeri iken, iç cephenin tahkimi şarttı. Böyle bir düzenleme Türkiye’nin mevcut toplumsal ve siyasal şartlarında, bölgesel ve uluslararası konjonktürde elzemdi. Kuralsızlığa teslim olmuş dünya düzeni ve Ortadoğu’daki kırılganlıklar, Kürt meselesine yeni bir perspektiften bakmayı ve yeni yöntemlerle yaklaşmayı zorunlu kılmıştı.

Kuşak yolu koridorlarının, Kalkınma Yolu’nun güvenlik ihtiyacı, enerji hatları ve lojistik yolların güvenliği, Avrupa’nın güvenlik mimarisinde Türkiye’ye artan ihtiyacı, Ortadoğu’daki silahlı grupların tasfiyesini gerektiriyordu. 7 Ekim sonrası Gazze, Suriye, Lübnan ve Irak havzasında yaşanan çatışmalar ile İsrail’in kaos planları Türkiye’nin güvenliğini tehdit ediyordu. Devlet dışı silahlı aktörlerin, örgütlerin merkez üssü olan bu coğrafyada, Türkiye gibi merkez bir ülkenin varlığı ve önemi hayati bir meseleydi. Belki de HAMAS, Hizbullah ve PKK’nın aynı zaman diliminde silahsızlandırılması bu stratejinin bir parçasıydı.

Terörsüz Türkiye vizyonu, SDG’nin faaliyetlerine son vererek Şam yönetimiyle entegrasyonu ve İsrail’in Suriye’deki Ebu Zuhur Havva Üssü’ne saldırısı, birbirinden bağımsız değildir. Bu üç dinamik, Ortadoğu’da yeniden şekillenen güvenlik mimarisi ve bölge jeopolitiği ile bağlantılıdır. YPG/SDG unsurlarının devlet yapısı içinde erimesi bölgeye istikrar getirecek, PKK’nın bölgesel lojistik ve insan kaynağı derinliğini kesecek ve Ankara ile Şam arasındaki en büyük güvenlik engelini ortadan kaldıracaktır. İsrail’in Ebu Zuhur saldırısı, Suriye’de istikrarın sağlanmasını ve Türkiye’nin bölgedeki nüfuz alanının pekişmesini, bir askerî derinlik kazanmasını engelleme girişimidir. İsrail’in SDG/YPG unsurlarıyla temas hâlinde olduğu, SDG kontrolündeki bölgeleri özerk bir yapı şeklinde değerlendirdiği, Suriye’deki merkezî otoritenin güçlenmesini istemediği bilinmektedir.

Ortadoğu ve Suriye eksenindeki küresel dinamiklerin dayatmaları, dünyada ve bölgemizde yeniden şekillenen yeni jeopolitik gelişmeler ışığında yerini yeniden belirlemeye çalışan Türkiye’nin yeni bir açılıma ve bu kronik meseleyi çözmeye ihtiyacı vardı. Süreci tasarlayan “devlet aklı” bu risklerden hareketle öncelikle iç huzur ve güveni sağlamayı, aynı zamanda geleceğin Ortadoğu’sunda kendi güvenlik kuşağını tahkim etmeyi, bölgedeki rol ve etki alanını güçlendirmeyi hedefleyen bir strateji izliyordu. Başka bir ifadeyle süreci yalnızca terörle ilgili bir hukuki düzenleme görmek, bölgedeki gelişmelerden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Süreç hem içeriye hem de dışarıya dönük olarak hayata geçirilmiştir.

Yanlış Tanımlamalardan Uzaklaşılmalı

Ne olursa olsun bu sürecin devam ettirilmesi ama yanlış tanımlamalardan da uzaklaşılması gerekmektedir. Eğer süreç tanımınız yalnızca PKK’nın feshi, silahın bırakılması ve çatışmaların durması gibi salt güvenlik ekseninde okunursa yine sonuç alınamayacaktır. Kürt meselesini artık terör, çatışma gibi kavramlarla konuşma zamanı geçmiştir. Yıllardır çözülememesinin sebebi de bu yanlış tanımlamadır. Hukuki reformlar, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, terörün istismar ettiği alanların bertaraf edilmesi, anadil hakkı, mahalli yönetim reformları, kültürel faaliyetlerin teşviki, kayyum atamaları ile ilgili mevzuat gibi düzenlemelerle toplumun farklı kesimlerinin ülkeye/devlete aidiyeti güçlendirilmelidir. Kalıcı bir çözüm, kapsayıcı, eşitlikçi, evrensel hukuk normlarına ve toplumsal haklara dayanan, toplumun birlikte yaşama iradesini yeniden üretebilen bir zemin üzerinde ancak yükselebilir.

“Çerçeve Yasa” terörü tasfiye ediyor ama terörü meydana getiren sebepleri ortadan kaldırmıyor. Başka bir deyişle hastalığın kendisini değil, belirtilerini tedavi ediyor. Oysa asıl mesele terör örgütünün tasfiyesi yanında onu üreten şartların ortadan kaldırılmasıdır. Artık devletin tekçi, vesayetçi ve döverek halletme zihniyetinden kurtulması, yönetim anlayışının ve en önemlisi de ülkemizin küresel ölçekte entelektüel, siyasi ve medeniyet merkezli etkisini, sahip olduğu tarihsel ve demografik potansiyelin gerisinde bırakan dayatmacı kuralların değişmesi gerekmektedir. Çözüm, sadece silahların bırakılmasıyla gelmez, bilakis sorunu doğuran toplumsal, siyasi, kimliksel ayrıştırmaların giderilmesi şarttır. Sıradan birtakım ekonomik iyileştirmelerle, sosyal yardım ve benzeri hamlelerle bu meselenin çözülmeyeceği bilinmelidir. Dolayısıyla, bu süreç yalnızca bir güvenlik meselesi değil, toplumsal dokunun tahkimi ve “Hak”kı nihai değer sayan bin yıllık hikmetli kardeşlik hukukunun pekiştirilmesidir. Bugüne kadar yaşananlar terörün sadece güvenlik tedbirleriyle sonuçlandırılamayacağını göstermiştir.

Silahların susması barışın eşiğidir.  Silahın ve şiddetin varlığı, her türlü demokratik diyalog ve hukuki zeminin önündeki en büyük engeldi. Şiddetin sona ermesi ve örgütün tasfiyesi, toplumsal huzur için vazgeçilmez bir gerek şarttı. Önce hepimizi yakan ateşi söndürmek gerekiyordu, çok şükür gerçekleşti. Şimdi sorunları üreten kök nedenleri yok etmek zamanıdır. Türkiye’de adaletsizlik, ekonomik eşitsizlik, siyasi kutuplaşma ve kimlik çatışmasına yol açan mevcut düzen devam ettiği sürece yeni sorunlar üretilecektir. Kalıcı çözüm adalet, hukuk, toplumsal bütünleşme ve kardeşliği birlikte inşa etmekten geçmektedir. Sadece hukuki veya bürokratik düzenlemelerle sağlanan bir “çatışmasızlık” kırılgan kalmaya mahkûmdur. Kalıcı bütünleşme, her vatandaşın kendini kanun önünde eşit hissedebildiği bir adalet mekanizması, kapsayıcı bir hukuk düzeni ve karşılıklı güvene dayalı bir toplumsal sözleşme ile mümkündür.

Türkiye, toplumsal hafızada derin yaralar açan bu meseleyi geride bırakıp yeni bir döneme adım atarken, birlik, beraberlik ve kardeşliğin önemi her daim vurgulanmalıdır. Meselenin dinî, sosyolojik ve tarihsel referanslarla ele alınması, Türk’ün ve Kürt’ün müşterek tarihî ve dinî bağlarına, İslâm kardeşliğine vurgu yapılması icap etmektedir. Meselenin adalet, hakkaniyet ve toplumsal mutabakat temelinde ahlaki bir zemine oturtularak çözülmesi gerektiği inşallah anlaşılmıştır. Anayasa’nın vatandaşlık konusundaki 66. maddesi “eşit vatandaşlık” ilkesi çerçevesinde ele alınmalıdır.

3T Mekanizması ve Sürecin İlerleyişi

Kanun’un fiilî uygulama modelini oluşturan resmî bürokratik mekanizma teyit-tespit-taahhüt zinciridir. 3T mekanizması, yasanın sahadaki silahsızlanma uygulamalarını ve hukuki erteleme şartlarını denetlemek amacıyla kurulan kontrol sistemidir. Bu mekanizma, sürecin aktörleri ve devlet kurumları arasındaki görev paylaşımını ve denetim adımlarını bu üç temel kavram üzerinden şekillendiriyor.

İki önemli üst kurul oluşturuluyor. Biri Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında Adalet, İçişleri, Dışişleri ve Millî Savunma bakanları ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, MGK Genel Sekreteri ve MİT Başkanı’nın da yer alacağı Takip, Koordinasyon ve Uygulama Kurulu’dur. Silah bırakma ve fesih süreci bu kurul tarafından izlenecek. Bu kurul 24 Ağustos 2026’daki ilk toplantısında çalışmaların koordinasyonunu görüştü.  Kurul; “Adli ve Hukuki İşler Koordinasyon Alt Komisyonu”, “İzleme ve Tespit Alt Komisyonu”, “Sosyal Uyum ve Bütünleşme Alt Komisyonu” ile “Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu” olmak üzere 4 alt komisyonun oluşturulmasını karara bağladı. İkinci üst kurul ise TBMM’deki siyasi parti temsilcilerinin yer alacağı İzleme ve İrtibat Kurulu olacaktır.

Kanun’un ön şartı, örgütün varlığına son verildiğinin ve tüm silahlarının teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespit ve teyit edilmesi ile Millî Güvenlik Kurulu’nun örgütün feshine ilişkin kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasıdır. Bunun ardından, düzenlemeden faydalanmak için 6 ay süre tanınacaktır. 15 yıldan fazla ceza gerektiren suçlarda 10 yıl, 15 yıl veya altında ceza gerektiren suçlarda ise 5 yıl ceza ertelemesi olacak. Erteleme süresinde soruşturmalar duracak, davalar askıya alınacak, cezaevindekiler tahliye olacak. Bu sürede “terör suçu” işlenirse erteleme kararı kaldırılacak. Düzenlemeden faydalanacaklar için 2 ila 3 yıl siyaset yasağı uygulanacak.

Ekim’de TBMM’nin açılmasıyla birlikte demokratik reformlar, kültürel hakların güvenceye kavuşturulması, anadil, anayasal vatandaşlık gibi adımların atılmasıyla yeniden inşa sürecinin başlatılmasını sağlayacak hukuki düzenlemeler yapılacaktır.

Dilimiz ve Kardeşliğimiz

Terörsüz Türkiye sürecinin güvence altına alınması ve muhtemel risklerin önüne geçmek için kullanacağımız dil çok önemlidir. Yunus Emre’nin “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı/Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz” dizelerinde hatırlattığı üzere kelimeleri özenle seçmeli, dilimizi sürecin ruhuna uygun biçimde değiştirmeliyiz. Türkiye’nin önünde yalnızca yeni bir hukuki süreç değil, aynı zamanda yeni bir toplumsal dil kurma sorumluluğu bulunmaktadır. Toplumsal barış ancak güven, adalet ve ortak gelecek duygusunu güçlendiren bir siyasal dil ile sağlanabilir.

“Çerçeve Yasa”ya yenme-yenilme üzerinden değil; hak, hukuk, adalet ve memleketin selameti açısından bakmak gerekiyor. Bir tarafın yenilgisi üzerinden yapılacak yorumlar bir sonraki çatışmanın tohumunu taşır. Bu süreç bir al-ver meselesi veya taviz olmadığı gibi kimseden bir şey de eksilmeyecektir. Geldiği nokta itibarıyla Kürt meselesi Türkiye için yalnızca “Kürtlere dair” bir mesele de değildir. Yaşananları bir tarafın kazandığı, diğerinin kaybettiği bir gelişme değil, hepimizin daha yaşanır bir ülkeye kavuşması bakımından tarihî bir adım görmemiz gerekiyor.

Kardeşi kardeşe kırdırma hesaplarını altüst eden bu süreç Türkiye’yi ihya edecek, barış ve huzur getirecek, daha güçlü bir geleceğin kapısını aralayacaktır. Terörle mücadeleye harcanan kaynaklar eğitime, sağlığa, üretime ve sosyal kalkınmaya harcanacak, ülkeye huzur getirecek, gelecek nesillerin şiddetin gölgesinden uzak, güven içinde yaşamasının önünü açacaktır. Siyasi ve kamusal alanda kendi medeniyet değerlerine sahip çıkan bir Türkiye, herkesin kendini güvende hissettiği bir ülke olacaktır.

Kanun’u, nihai çözüme giden yolda çatışma zemininden hukuk zeminine ve demokratik siyasi mücadeleye geçişin ilk adımı saymak gerekir. Çok kritik, çok zorlu, çok hassas bir süreçten geçiyoruz. Süreci ‘Türk’ü ikinci sınıf vatandaş konuma düşürme’ ya da ‘Ümmeti ön plana çıkarmak için Türk milletine saldırmak’ gibi şablonlarla herkes olaya dar ideolojik pencereden bakarsa, barış için ortaya konulan emeği zayi, iradeyi de toptan mahkûm edebilir.  Bu düzenlemeye, ‘ihanet ve teslimiyet belgesi’ olarak değil demokratik zeminin genişlemesine hizmet edecek bir başlangıç olarak bakmak gerekiyor.

Ülkemizin hem bireysel hem toplumsal düzeyde barışa ihtiyacı vardır. Bu uzun, meşakkatli, her türlü tuzağa, seküler milliyetçi provokasyona açık yolculukta bütün yapıcı katkılardan, eleştirilerden yararlanmak gerekiyor. Çok can yakan terör belasından kurtulabilmek için elimizden gelen katkıyı vermeli, üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeli, hassasiyetiyle hareket etmeli, bu topraklarda beraberce yaşamanın yollarını bulmalıyız. Enerjimizi güçlü ve dış vesayetten kurtulmuş, kendi ayakları üzerinde duran bağımsız bir Türkiye için harcamalıyız. Bu hedefe doğru yol alırken, şiddetin, terörün en ufak izinin siyasete gölge düşürmemesi esas olmalıdır. Unutmayalım ki ülkemiz sorunlarını çözerek hem kendi iç tutarlılığını yeniden kurma hem de küresel ölçekte adalet ufku üretme imkânına sahiptir.

Biz acının, gözyaşının ve ayrımcılığın değil; barışın, huzurun ve dayanışmanın hüküm sürdüğü bir Türkiye istiyoruz. Ülke insanının bütün renkleriyle kendini eşit hissettiği, kimsenin inancını, kimliğini gizlemek zorunda kalmadığı, vatanı ve devleti sahiplenip kendi devleti olarak benimsediği bir iklimi oluşturmak gerekiyor. Kur’ân-ı Kerim, kâinatı yaratan Allah’ın insanları farklı ırk ve kabileler şeklinde yaratmasındaki hikmetin, onları ayrıştırmak değil, birbirlerini farklılıklarıyla tanımak, kabullenmek ve kaynaşmak olduğunu bildirir (49/Hucurât 13). İşte bizim de farklılıkların bir güvenlik tehdidi olarak görülmediği, adaletin sağlandığı bir ülkeye ihtiyacımız var.

Türkler ve Kürtler olarak bu hayatı birlikte yaşamaktan başka bir yolumuz yoktur. Bu ülkenin daha yaşanabilir bir yer olması için, gelecek nesillere vatandaşı olmaktan gurur duyacakları bir vatan ve daha güçlü bir devlet bırakabilmemiz için hepimizin müşterek bir yaşama kültürünü geliştirmemiz gerekiyor. Şimdi kenetlenme ve birlik içinde geleceğe sahip çıkma vaktidir. Yolda olunduğu sürece hayat akar, menzile ulaşılır. Bu süreç eğer anaların gözyaşını durdurabilirse varılan menzil de güzel olacaktır. Şimdi uzun bir yolculuğun ilk etabındayız, yolda olduğumuz sürece umut da olacaktır inşallah.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir