Metin Alpaslan – Umran Dergisi/Ağustos 2026-384. Sayı
Türkiye, küresel sistemin belirsizlikler içinde olduğu bir dönemde birçok dünya liderini 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi kapsamında 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da ağırladı. Zirve, küresel güvenlik gündeminin şekillendiği kritik görüşmelere sahne olurken, yoğun diplomasi trafiğinin içinde ABD Başkanı Donald Trump’ın zirve sırasında sergilediği dostluk ifadeleri, her sözüne ve hareketine bir anlam yükleme, ‘Trump bizi sevdi övdü!’ diye sevinç çığlıkları atma konuları da çok konuşuldu. Trump’ın kime nasıl baktığı, kime gülümsediği, kime somurttuğu, kimin elini sıktığının derdine düştüler.
Görkemli karşılama törenleri, Tokat yaprağı ve yanık yoğurt hikâyelerine kadar gösterişli yemekler ve revolver gibi sıra dışı hediyeler ile magazin boyutu hayli canlı tutulan bu zirvenin muhtevası bize ne söylüyor, asıl ona bakmak gerekiyor? Biz, acaba zirveden geleceğimize dair ne çıktı, diye bakarken, medya ormanı görmek yerine ağaçlara takılarak işin magazin boyutunu gündem yaptı. Avrupa’nın güvenlik mimarisinde Atlantik’in iki yakası arasında Türkiye’ye biçilen yeni role uzanan çizgide NATO’nun içinde kalmak stratejik anlamda Türkiye için ne anlam ifade ediyor? Buna dair derinlikli bir analize rastlayamadık.
Zirve, yalnızca ittifak içi savunma harcamaları ve Rusya-Ukrayna savaşının seyri açısından değil, Ortadoğu vurgusuyla, Türkiye-ABD ikili ilişkilerinin geleceği açısından da kritik bir eşik niteliği taşımaktadır. Zirve sırasında gündeme gelen, Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) yaptırımlarının kaldırılması, parasını ödediğimiz F-35 uçaklarının teslimi, F-35 programına yeniden dönülmesi, KAAN için F-110 motorlarının tedariki, buna karşılık S-400’lerin Türkiye dışına çıkarılması gibi ABD ile yıllardır çözülemeyen sorunlarla ilgili müspet mesajlar Türkiye’yi memnun etti.
Trump’ın Ankara’da iken ABD-İran antlaşmasının sona erdiğini duyurup komşumuzu bombalamaya başlaması, bu ülke aleyhine ağır ifadeler kullanması, Türkiye-İran münasebetleri zaviyesinden iyi karşılanmadı. Benzer bir toplantı Tahran’da yapılsa ve orada Türkiye aleyhine böyle sözler söylenseydi biz kırılırdık. Komşumuza saldırı emrinin verildiği yer Ankara olmamalıydı. Hele ki, ABD ve İsrail’i memnun etmek için İran’ın nükleer silah sahibi olmamasına ilişkin NATO’nun üstüne vazife olmayan ifadeler kullanılması ve bu görüşe Türkiye’nin ortak edilmesi kabul edilebilir bir durum değildi.
“Bundan sonra sıra Türkiye’de!” diye ülkemizi her fırsatta açıkça tehdit eden, dünyanın gözü önünde bir soykırım suçu işleyen, bölgemizi kaosa sürükleyen ve uluslararası hukuku ayaklar altına alan İsrail’e karşı bu zirve boyunca tek bir cümle söylenmedi. Türkiye, İsrail’in bu saldırgan tutumu karşısında bir dayanışma sergilenmesi gerektiğini söylemeliydi. Türkiye, başkalarının hazırladığı metinlere razı olan değil, hakkın, adaletin ve mazlumların sesi olan; köklü devlet geleneğine yakışır şekilde hareket eden bağımsız bir ülke olmalıydı.
Zirvenin En Önemli Çıktıları Neler Oldu?
Zirvenin çıktılarının organizasyon kadar şaşaalı olmadığını ve beklentileri karşılamadığını müşahede ediyoruz. Sadece organizasyon başarısı ile kendimizi avutmamız yeterli değildir. Ev sahibi olduğumuz bir zirvenin sonuç bildirgesine ne kadar müdahil olabildiğimiz de önemli bir husustur. NATO’nun yol haritası nasıl güncellenecek, yapısal ve fonksiyonel sorunlarını nasıl çözecek zaviyesinden baktığımızda Sonuç bildirgesi Trump’ı memnun edecek hususların dışında dişe dokunur bir şey söylemiyor. “NATO 3.0” diye iddialı ve büyük anlamlar yüklenen liderler zirvesinde ciddi bir dönüşüm sayılabilecek bir adım atılmadığını görüyoruz. Hâlbuki zirvenin gerçek anlamda faydalı olabilmesi için içerik ve sonuç üretmesi gerekirdi.
Müttefikler ortak bir anlayışta buluşamadıkları için uzlaşılan konular sınırlı kaldı. Eskileriyle karşılaştırıldığında epeyce kısa olan ancak son tahlilde “büyük miktarda ve en kısa zamanda kâr eden talimat verme mevkiindedir” prensibini doğrulayan tek sayfa altı maddelik sonuç bildirgesinde öne çıkan temel çıktıları şunlardır:
- Bir müttefike yönelik saldırının tüm müttefiklere yapılmış sayılacağını belirten NATO’nun 5. maddesine ve transatlantik bağa sarsılmaz bağlılık tekrar teyit edildi.
- Zirvenin en müşahhas çıktısı, müttefiklerin 50 milyar doları aşan yeni tedarik ve savunma sanayisi anlaşmaları yapmasıdır.
- Müttefiklerin savunma harcamalarını gayrisafi millî hasılanın yüzde 5’i seviyesine çıkarma hedefi kararlılıkla vurgulandı.
- Rusya, Avrupa ve Atlantik güvenliğine karşı uzun vadeli bir tehdit olarak tekrar tanımlandı. Ukrayna’nın transatlantik güvenliğe katkı sağladığı belirtilerek, müttefiklerin, Ukrayna’nın özgürlüğünü, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunmasına birlik içinde sarsılmaz desteğin altı çizildi. 2026 yılı için Ukrayna’ya askerî teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında 70 milyar Euro taahhüdünde bulunuldu.
- İran’ın asla nükleer silaha sahip olmaması gerektiği vurgulandı. Ayrıca, küresel ticaret için hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisine tam saygı gösterilmesi çağrısında bulunuldu.
- Türkiye’nin ev sahipliği ve organizasyon başarısı dikkat çekerken, Türkiye’nin ittifakın güney kanadındaki kilit rolü ve savunma sanayisindeki yükselişi müttefiklerce de vurgulandı.
Çok inandırıcı olmasa da üyeler “Birimiz hepimiz için!” dedi ama bizim bakmamız gereken noktalar şunlar olmalıdır: Türk ordusunun gücünün, caydırıcılığının ve Türkiye’nin öneminin farkına vardılar mı? Savunma sanayimizin önündeki engeller kaldırıldı mı? NATO’ya gerçekten bel bağlamalı mıyız?
NATO 3.0 veya NATO’nun Yeni Güvenlik Vizyonu
Kapitalizmin sultası altında yaşayan ülkelerin muhtemel SSCB saldırısına karşı kurdukları bir savunma paktı olarak ortaya çıkan NATO’nun açılımına bakalım: North Atlantic Treaty Organization (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü). Hâl böyle olunca uzun zaman NATO bu çerçevede anlam kazandı ancak daha sonra işin rengi değişti. Bu açıdan örgütün değişimlerine daha yakından bakmak gerekmektedir.
NATO 1.0, 1949-1991 yıllarını kapsayan Soğuk Savaş dönemidir. Bu dönemde ana görev, Avrupa kıtasını ve Kuzey Atlantik bölgesini SSCB ve Varşova Paktı’na karşı korumaktı. Avrupa’nın güvenliğini büyük ölçüde ABD’nin askerî varlığı sağlıyordu. Sabit bir düşman ve sabit sınırlar vardı.
NATO 2.0, 1991-2022 yıllarını kapsayan Soğuk Savaş sonrası küresel müdahalecilik/terörle mücadele ve alan dışı operasyonlarla genişleme dönemidir. Bu dönemde Kosova, Bosna, Afganistan ve Libya operasyonları yapıldı. Rusya doğrudan tehdit değildi ve NATO’nun esas yükünü yine ABD üstleniyordu.
NATO 3.0 dönüşümü ise, çok boyutlu topyekûn savunma, çok cepheli savaş ve teknolojik caydırıcılık dönemidir. Hibrit ve siber savaş, Çin tehdidi ve Arktik rekabet yanında, bölgesel yük paylaşımı kapsamında ABD’nin NATO ülkelerine yüklemek istediği yeni güvenlik mimarisi ve askerî-endüstriyel üretime geçiş şeklinde tanımlanıyor.
Rusya’nın 2022’de Ukrayna’ya savaş ilan etmesi NATO 3.0 döneminin başlamasına neden oldu. Bu savaş NATO’nun dengelerini sarstı. ABD ve Avrupa ülkeleri, Ukrayna-Rusya Savaşı ile birlikte Batı savunma sanayisinin ciddi bir mühimmat, insansız sistemler ve askerî üretim kapasitesi krizi yaşadığını gördü. Ankara’da, NATO içerisindeki savunma ticaretinin önündeki engellerin kaldırılması, üretim kapasitesinin genişletilmesi ve müttefikler arasındaki sanayi iş birliğinin artırılması kararlaştırıldı. Zirvede milyarlarca dolarlık yeni silah ve savunma sistemi alımlarının duyurulması, NATO 3.0’ın artık barışı korumaktan ziyade büyük bir askerî pazar ve savaş hazırlığı niteliği taşıdığını göstermektedir.
NATO 3.0 ile bugüne kadar ABD ağırlıklı yürüyen ittifak daha Avrupa ağırlıklı olacak ve Avrupa savunmaya daha fazla para harcayacaktır. Bildirgedeki yüzde 5 savunma harcaması taahhüdü, ABD’nin müttefiklerine yüklediği mali ve askerî sorumluluk, NATO 3.0’ın “bölgesel sorumluluk paylaşımı” ilkesinin doğrudan yansımasıdır. ABD’nin Avrupa’daki askerî varlığını azaltması, Türkiye’nin NATO’nun güneydoğu kanadındaki stratejik değerini artıracaktır. Bu da Türkiye için daha fazla sorumluluk, daha yüksek savunma harcaması ve daha yoğun jeopolitik baskı demektir.
Ankara’daki zirvede NATO’nun sadece Rusya karşıtı bir güvenlik yapısı olmaktan çıkıp, üretim odaklı ve caydırıcılık politikasını esas alan, tüm yönlerden gelebilecek tehditlere karşı geniş tabanlı 360 derece güvenlik mimarisine evirildiği belirtiliyor. Ama bizi ilgilendiren meseleler olduğu yerde duruyor. NATO 3.0 konseptiyle neler değişecek? Ankara zirvesi NATO tarihi için hangi dönüm noktasını oluşturacak? NATO’da yük paylaşımı nasıl güncellenecek? Türkiye’nin terörle mücadelesine destek vermeyen hatta silah ambargosu uygulayan NATO üyeleri bundan sonra Türkiye’nin hassasiyetlerini ne kadar dikkate alacaklar bekleyip göreceğiz. Mesele, sözüne hiçbir zaman güvenilmeyecek NATO kodamanlarının Türkiye ile ilgili pohpohlamalarına kanmak değil, o masada alınan kararların ülkemizi nereye götüreceğini bilmektir.
NATO tarihinde ilk defa İran üzerinden Ortadoğu’ya vurgu yapılıyor. Bu görünüşe göre, yarınlarda NATO’nun bir Ortadoğu müdahalesi için sanki zemin hazırlanmaktadır. İran ile kara sınırı olan tek ülke Türkiye’dir. Daha önce söküp götürülen patriotlar şimdilerde alelacele Türkiye’ye getirildi. Adana’da kurulan yeni NATO Kolordusu acaba hangi amaca yönelik kurulmaktadır? Sanki gururumuzu okşayarak bizi ateş çemberinin ön saflarına sürmeye çalışıyorlar.
Yeni dönemde NATO’nun hedef tahtasına, Çin, Rusya, Kuzey Kore ve İran koyulmuştur. Başka bir ifadeyle cephe doğuya kaymaktadır. NATO’nun en doğudaki müttefiki ise Türkiye’dir. NATO’nun patronları Türkiye’ye övgüler yağdırarak ülkeyi dış politikada riskli bir cepheye sürmek istemektedirler. Sırtımızı sıvazlamaları Türkiye’yi kanat ülke pozisyonundan çıkarıp merkez ülke konumuna getirmeleri hiç hayra alamet değildir.
Türkiye’nin Rolü Nasıl Şekilleniyor?
Yeni dünya düzensizliği içinde bölgesel ve küresel statükoların değiştiği, küresel güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği, savaşların, terör tehdidinin, enerji güvenliğinin, düzensiz göçün ve siber saldırıların uluslararası gündemi belirlediği bir dönemde Türkiye, diyaloğun, uzlaşının ve çözüm arayışlarının güvenilir bir adresi görülmektedir. Türkiye; coğrafi konumu, güçlü devlet organizasyonu, etkin diplomatik kapasitesi, kültürel mirasıyla, uluslararası arenada sözüne güvenilen, diyalog kurulabilen ve hasım aktörleri bir masada buluşturabilen NATO nezdinde önemsenen bir ülke pozisyonundadır.
Geçmişte Türkiye, Atlantik ittifakı içinde NATO’nun sınırlarını koruyan ve askerî insan gücü sağlayan, sadece emirlere uyan uç bir kanat ülkesi rolündeydi. Ancak günümüzün değişen jeopolitiğinde ve özellikle NATO 3.0 dönüşüm sürecinde Türkiye’nin, bir karakol olma rolünden sıyrılarak askeri kapasitesi, jeopolitik konumu ve kriz bölgeleri ile kurabildiği arabulucu rolüyle, transatlantik güvenlik mimarisinin üretim üssü ve iki kanat arasında dengeleyici bir unsur haline geldiği ifade edilmektedir. Türkiye’nin hem bir NATO üyesi olması hem de Rusya, Ukrayna, Çin, İran ve Ortadoğu’daki diğer aktörlerle doğrudan konuşabilen ülkelerden biri olması, krizlerin çözümünde diplomasi kapısını açık tutan yegâne müttefik rolünü pekiştirmektedir.
Soğuk Savaş’ın bitiminde, Türkiye’nin stratejik öneminin azalacağı zannedildi ama Balkanlar, Irak, Suriye, Kafkaslar, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’deki yeni krizler sebebiyle, bu hatların merkezindeki Türkiye’nin önemi daha arttı. Müslüman dünyanın çelik çekirdeği durumundaki Türkiye, Doğu Akdeniz’deki varlığı ve Afrika/Ortadoğu’daki nüfuz alanıyla Atlantik’in Güney Doğu Güvenlik Kalkanı rolünü üstleniyor. Avrupa ve ABD büyük oranda Baltıklar ve Rusya’ya odaklanmışken; Akdeniz, Kızıldeniz, Hürmüz Boğazı ve Ortadoğu hattındaki istikrarsızlıklar, enerji ve ticaret güvenliği açısından Atlantik tarafından bir tehdit olarak görülüyor. Bu durumda NATO, Ortadoğu’ya dair konuşacağı her güvenlik denkleminde Türkiye’nin bilgisine, kapasitesine ve coğrafyasına ihtiyaç duymaktadır.
ABD ve Avrupa ülkeleri mühimmat stoklarını doldurmakta ve seri üretime geçmekte zorlanırken, Türkiye savunma sanayisindeki yüksek yerlilik ve hızlı üretim kapasitesiyle Atlantik’in en kritik tedarikçilerinden biri haline gelmiştir. Türkiye artık Atlantik’in iki yakasından silah almaya muhtaç bir ülke değil, İHA/SİHA, mühimmat, zırhlı araçlar ve deniz platformlarında hem Avrupa hem de Amerikan pazarına üretim yapan, NATO’nun sanayi boşluğunu dolduran bir güç merkezine dönüşmüştür. Montrö Antlaşması’nı tarafsız bir şekilde uygulayarak bölgesel gerilimleri önleyen, terörle mücadeleden deniz güvenliğine kadar kritik istihbarat ve operasyonel katkı sağlayan bir konumdadır. Tahıl koridoru, esir takasları gibi operasyonlar Türkiye’yi Atlantik dünyası için kriz anlarında nefes borusu işlevi gören bir diplomasi merkezine dönüştürmüştür.
Kısacası, Türkiye’nin Atlantik’in iki yakası arasında üstlendiği yeni rol, tedarik eden, üreten, dengeleyen ve diplomaside kapıyı açık tutan otonom bir merkez ülke olmaktır. Türkiye artık sadece Atlantik’ten güvenlik desteği alarak güneydoğu kanadını koruyan bir uç karakol değil, Atlantik’e güvenlik ve üretim kapasitesi ihraç eden bir ülkedir.
NATO, Türkiye İçin İttifak mı yoksa Tehdit mi?
Soğuk Savaş döneminde girdiğimiz NATO üyeliği, ekonomik, siyasi, askerî açıdan Türkiye’yi ABD’nin uydusu hâline getirdi. 1952’den bu yana NATO’da bulunan Türkiye ne kazandı, ne kaybetti? NATO’nun Türkiye üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? NATO’ya girmek Türkiye için faydalı mı yoksa zararlı mı oldu?
Malum İkinci Dünya Savaşı sonundaki emperyalistlerin dünyayı paylaşım projesi kapsamında, Sovyet tehdidi ve Stalin’in Boğazlar üzerinde hak iddia etmesi Türkiye için bir millî güvenlik meselesi hâline getirildi. ABD’ye üs verilmesi ve Kore Savaşı’na katılma karşılığında Türkiye’nin NATO üyeliği kabul edildi. 18 Şubat 1952’de Türkiye TBMM’nin oy birliği kararıyla NATO’ya katıldı. O dönemin Başbakanı Adnan Menderes şu sözleri o zamanki anlayışı özetlemektedir: “Kore’de bir avuç kan verdik, ama büyük devletler arasına katıldık.” Bir avuç kan dediği rakamlara hele bir bakın; Kore Savaşı’na Türkiye’den katılan askerlerden 712’si hayatını kaybetti, 175 kişi kayboldu. Esir düşen Türk askerinin sayısı ise 234 oldu. Kaç eve ateş düştü, kaç ananın yüreği yandı umurlarında değildi.
Türkiye’nin yurt dışından iadesini istediği FETÖ’cülerin büyük çoğunluğu NATO ülkelerinde yaşıyor. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz gibi darbe ve operasyonlarda NATO’nun rolü olduğu herkesçe malumdur. 15 Temmuz darbe girişiminde bazı NATO ülkelerinden destek alındığı, NATO’nun bundan dolayı kalkışma sırasında sessiz kaldığı bilinmektedir. Darbecilerin her müdahaleden sonra yaptıkları “NATO’ya ve uluslararası anlaşmalara bağlıyız!” şeklindeki açıklamaları tesadüfi değildir.
Bir NATO ülkesine başka bir NATO ülkesi ambargo uygulayabilir mi? Türkiye, 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirdiğinde, ABD Kongresi Türkiye’ye karşı çok sert bir askeri ambargo kararı aldı. Ambargo 1978’de kaldırılana kadar Türk Silahlı Kuvvetleri ciddi bir yedek parça sıkıntısı yaşadı.
ABD ve Almanya’nın 2012’de Suriye’ye karşı Kahramanmaraş’ta kurduğu patriot füze sistemini geri çekeceklerini duyurmaları üzerine, Türkiye kendi hava savunma sistemini kurmak amacıyla, ABD’den patriot almak istedi ama vermediler. Çin ile yaptığı füze ihalesi de ABD baskısıyla iptal oldu. Bunun üzerine Türkiye Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın aldı. Ama sözde müttefiklerimiz kıyameti kopardılar. ABD yine ağır müeyyideler uyguladı. Türkiye, parasını ödediği ve ortağı olduğu F-35 savaş uçaklarını hem alamadı hem de F-35 programından çıkarıldı. CAATSA kapsamında Türkiye Savunma Sanayii Başkanlığı’na ve bazı yetkililere yaptırım uyguladı. Bir NATO üyesi başka bir NATO üyesini resmen “hasım” kategorisindeki yasayla cezalandırdı.
Şimdi de ABD, Türkiye’ye F-35 uçaklarının teslim edilebilmesi ve programına yeniden dönülebilmesi için S-400’lerin Türkiye’nin mülkiyetinden ve envanterinden çıktığının doğrulanmasını ve gelecekte benzer Rus sistemlerinin alınmayacağına dair net bir güvence vermesini şart koşmaktadır. Bu hadsiz şartları önümüze konulması insanın kanına dokunmaktadır. Bu milletin bir onuru, bir gururu vardır. Bu ülkenin egemenlik haklarına müdahale edilmesine müsaade edilmemeliydi.
Hindistan Rusya’dan S-400 alırken ABD ile savunma iş birliği yapabiliyor. Yunanistan’da ve başka ülkelerde S-300’ler var. ABD ve Avrupa, terör örgütlerine silah verdi, destek verdi, NATO üyesi Türkiye’nin bölünme tehlikesine göz yumdu. Sadece ABD değil, diğer ‘müttefikler’ de zaman zaman ambargolara başvurdu: Kanada, Türkiye’nin Karabağ savaşında Azerbaycan’a verdiği destek ve Bayraktar TB2 SİHA’larında Kanada üretimi elektro-optik kamera kullanıldığı gerekçesiyle Türkiye’ye kamera ve parça satışını yasakladı. Almanya, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yaptığı askerî operasyonlar sonrasında Altay tankı projesinde kullanılacak motor ve transmisyon sistemleri ile Leopard tanklarının modernizasyon parçalarına örtülü bir ambargo uyguladı.
12 Eylül 1980 Darbesi’ni yapan Kenan Evren zamanında Yunanistan’ın tekrar NATO’ya dönmesi konusunda Türkiye kandırılmıştır. Önce Yunanistan NATO’ya dönecek, Türkiye’nin engeline takılmayacak sonra aradaki sorunlar Türkiye’nin istediği gibi bir mutabakata bağlanacaktı. Yunanistan, Türkiye’nin onayı ile NATO’ya döndü ama verilen sözlerin hiçbiri tutulmadı.
Yunanistan ile aramızdaki ihtilaflı Ege meselesinin, Kıbrıs sorunu, Suriye, PKK terör örgütüyle mücadelemiz ve İsrail’le ilişkilerimizde Amerika, Avrupa veya NATO hep Türkiye’nin aleyhinde tavır almıştır. NATO’nun bugüne kadar ülkemizle ilgili yaklaşımları problemlidir. Bu gerilimin arka planında tarihsel, coğrafi ve siyasi kökenli birçok temel neden yatmaktadır. Türkiye ile özellikle ABD ve bazı Avrupalı müttefikler arasında hayati konularda derin bir güvensizlik var. Batı’nın birçok kere Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını açıkça baltaladığı görülmüştür. İslâm’dan ve Türkiye’den nefret edenlerin çoğunlukta olduğu bir NATO, bizim için arkası önünden daha tehlikeli bir kuruluştur.
Türkiye Kendini NATO’dan Korumak için mi NATO’da Kalıyor?
Türkiye’nin NATO politikalarını analiz eden birçok yerli ve yabancı analist bu görüşe katılmaktadır. Bunun nedenlerini ittifakın tavır ve tabiatına ve Türkiye’nin hamlelerine bakarak şöyle açıklayabiliriz:
Türkiye, coğrafi konumu, askerî yetenekleri ve stratejik etkisi nedeniyle NATO’nun en değerli ve özverili müttefiklerinden biri olarak tanımlanır ama NATO’nun bugüne kadar bize karşı ortaya koyduğu karşı tavırlarına baktığımızda, Türkiye’nin NATO üyeliğinin gerçek bir ittifaktan ziyade sembolik bir birliktelik olduğu açık ve net bir şekilde görülmektedir. Türkiye ve NATO ilişkisi, zoraki bir evlilik gibidir. Bölgesel tehditler ve krizler tırmandığında, Batı dünyası Türkiye’nin askerî ve coğrafi değerini hemen hatırlar. Ancak sular biraz durulduğunda derin görüş ayrılıkları yeniden su yüzüne çıkar.
Türkiye’nin ittifaktaki yeri hep tartışma konusu olmuştur. Türkiye’nin, ittifakın en büyük ikinci ordusuna sahip, Karadeniz’in kapısı İstanbul ve Çanakkale boğazlarını kontrol eden ve Avrupa ile Ortadoğu arasında jeopolitik bir tampon bölge oluşturan yönüyle, bir yandan askeri ve coğrafi bakımdan vazgeçilmez diğer yandan yönetilmesi zor bir ülke olmasından kaynaklanmaktadır.
Eğer Türkiye NATO’da olmasaydı, Ege ve Doğu Akdeniz’deki güç dengesi Türkiye’nin aleyhine dönebilirdi. Yunanistan, NATO’nun savunma mekanizmalarını ve istihbarat ağını Türkiye’ye karşı manipüle edebilir, Batı ittifakı Türkiye’yi çevreleme politikası izleyebilirdi.
Türkiye ittifakın içinde kalarak, kendisini doğrudan ya da dolaylı hedef alabilecek kararları, stratejik konseptleri ve genişleme hamlelerini veto hakkını kullanarak daha doğmadan engelleyebiliyor. Masada olmadığı zaman, o masada Türkiye’nin coğrafyasını ilgilendiren kararlar Ankara olmadan alınırdı. Türkiye NATO’da kaldığı sürece, Batılı müttefikler Ankara ile ilişkileri gözden çıkarılabilir bir seviyeye getiremezler.
Türkiye ittifaktan ayrıldığı an, Batı gözünde öngörülemez bir bölgesel tehdit veya doğrudan Rusya/Çin eksenine kaymış bir düşman olarak kodlanabilir. Bu da Türkiye’yi çok daha açık ve doğrudan bir ekonomik, siyasi ve askeri baskı dalgasıyla karşı karşıya bırakabilirdi. Türkiye bu yapının içinde kalarak; Batı’nın askerî teknolojisini, doktrinlerini ve istihbarat kapasitesini yakından takip edebiliyor. Kendi savunma sanayisini bu standartlara göre geliştirip dünyaya ihraç edebiliyor. İttifakın askerî kapasitesinin kendisine karşı bir tehdit unsuruna dönüşmesini içeriden gözlemleyerek ve dengeleyerek engelleyebiliyor.
Türkiye, NATO’yu hem güvenliğine katkı sağlayan bir ittifak hem de zaman zaman kendi çıkarlarıyla çelişebilen bir yapı şeklinde görmektedir. Bu nedenle NATO’dan ayrılmak yerine, ittifakın içinde kalarak hem ortak savunma imkânlarından yararlanmayı hem de karar alma süreçlerinde söz sahibi olarak kendi çıkarlarını korumayı tercih etmektedir. Türkiye NATO’da, NATO’ya sınırsız güven duyduğu için değil, NATO dışında kalmanın maliyetini daha yüksek gördüğü için kalıyor. Ancak biz böylesi analizlere hak vermekle beraber bundan dört yıl önceki, 2022’de Madrid’de yapılan NATO zirvesinden sonraki yazımızda da vurguladığımız üzere ülkemizin NATO olmadan da kendini savunacak potansiyele sahip olduğunun altını ısrarla çiziyoruz.[1]
NATO Hangi Değerler Sistemini Temsil Ediyor?
Başında nasıl işlemeye başladıysa bugün de aynı ilkeler doğrultusunda işleyen NATO’nun en büyük ahlaki çöküş alanlarından biri İsrail ve Filistin meselesidir. İsrail, NATO üyesi olmamasına rağmen Batı NATO ile özel ilişkiler geliştirmiş; Akdeniz Diyaloğu, askerî iş birlikleri, diplomatik temaslar ve güvenlik ortaklıkları üzerinden Batı güvenlik mimarisinin ayrıcalıklı aktörlerinden biri hâline gelmiştir. NATO, İsrail’in işgal, saldırı, abluka ve soykırım politikalarına ses çıkarmadığı gibi fiilen İsrail’i koruyan bir tavır sergilemiş, kurumsal olarak İsrail’in yanında olduğunu açıklamıştır. NATO, İsrail’i resmî belgelerinde “önemli ortak” olarak tanımlamakta; İsrail’in NATO karargâhında resmî temsilciliği bulunmaktadır.
Siyonist oluşumun soykırımcı şebekesinin başı Netanyahu “İsrail NATO’dur. Biz Batı’yız. Biz aynıyız!” diyor. Aksa Tufanı sonrası NATO’nun yaptığı açıklamada “Müttefikler, İsrail’in bu haksız terör eylemlerine karşı orantılı bir şekilde kendini savunma hakkına sahip olduğunu açıkça belirterek İsrail ile dayanışma içinde olduklarını ifade ettiler.” demesi Netenyahu’yu teyit etmektedir. Gazze soykırımında NATO üyelerinin neredeyse tamamı Siyonistlerin yanında yer almış, destek vermişlerdir. NATO Filistin’de, İran’da, Lübnan’da, Libya’da, Afganistan’da gerçekleştirilen katliamları her daim görmezlikten gelmiştir.
NATO’nun temellerini atanlardan İngiltere Dışişleri Bakanı Ernest Bevin, ittifakın zihinsel hazırlığını yaparken, kurulacak yapıyı sadece bir askerî pakt değil, Batı dünyasının “bir tür manevi federasyonu” şeklinde tanımlamıştır. Atlantik kavramı siyasi, kültürel ve ekonomik boyutları bulunan, çekirdeğinde ABD ve İngiltere’nin yer aldığı bir “değerler sistemini” temsil ediyor. Bu düşünce Atlantik’in her iki yakasındaki ülkelerin ortak bir mirasa, ortak bir medeniyete ve ortak bir “kimliğe” dayandığını savunur. NATO Sözleşmesi’nin girişinde geçen “ortak miras” kavramı soyut bir kavram değildir; Antik Yunan’ı, Roma hukukunu, Rönesans hümanizmini içeren bir değer ortaklığını yansıtır. Dünya görüşü açısından bakıldığında NATO ittifakı Beyaz Anglosakson Protestan (WASP) temeline dayanır. NATO hem liberal-kapitalist değerlerin yaygınlaşmasını hem de uluslararası sermayenin küresel ölçekte akışının güvenliğini sağlamak için kurulmuştu.
Türkiye ile Yunanistan NATO’ya eşit şartlarda üye olmasına rağmen, ABD ve Batı Yunanistan’a daha çok silah ve ekonomik yardım yapmıştır. Nüfus, coğrafi büyüklük, stratejik önem bakımından Türkiye ile eşit olmayan Yunanistan, Helen kültürü, Batı’ya şekil veren Yunan felsefesi ve Hıristiyanlığı ile Batı’dan daha çok koruma ve yardım görmüştür.
NATO Sovyet tehdidine karşı askerî savunma amacıyla kuruldu. Sovyetlerin dağılmasıyla Varşova Paktı da dağıldı. Ama NATO kendini lağvetmedi. Aksine varlık alanını, geçmişle kıyaslanamayacak derecede genişletti, 16 olan üye sayısını 32’ye çıkarttı. Kendine yeni bir düşman seçti. “NATO’ya artık gerek kalmadı!” sesleri yükseldiğinde o zamanki İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher niyetlerini ifşa etti: “Asıl şimdi NATO’ya ihtiyaç var. NATO’nun bundan sonraki düşmanı fundamentalist İslâm’dır.” dedi.
11 Eylül 2001’deki saldırıların ardından, terörizm uluslararası güvenlik tehdidi olarak ülkelere kabul ettirildi ve NATO tarihinde ilk defa 5. madde işletildi. El-Kâide ve Taliban’a karşı savaş gerekçesiyle Amerika ile NATO operasyon ve faaliyet alanlarını Atlantik dışına taşıdı, Müslüman Afganistan’ı kan gölüne çevirdi. NATO, Soğuk Savaş döneminde herhangi bir sıcak çatışmaya girmezken Sovyetler çöktükten sonra Afganistan başta olmak üzere İslâm coğrafyasına yönelik müdahalelerinde milyonlarca Müslümanın ölümüne, yerinden yurdundan edilmesine sebep olmuştur.
Batı liderlerinin ve NATO yetkililerinin açıklamalarının arka planında İsrail’e verilen desteğin ve stratejik yönelimin bulunduğu açıktır. Diğer bir ifadeyle, konvansiyonel askerî araçlarla askerî olmayan araçların bir arada kullanıldığı hibrit savaşlar zamanında NATO, Batı merkezli hegemonyanın Müslüman ve Batı dışı dünyanın karşısına yerleştirilmiş bir askerî ve politik silahıdır. Batı’da Türkiye’nin kültürel bir ortaktan ziyade stratejik bir ileri karakol olduğu algısı hiçbir zaman silinmemiştir. Şunu da unutmamak gerekiyor; NATO’nun içinde kalarak Türkiye’nin, inananların ve yeryüzünün lanetlilerinin yararına bir şey yapmak mümkün değildir. Türkiye tarihsel misyonu itibarıyla zalimlerle iş birliği içinde olmamalıdır.
Özenle dikkatimizden uzak tutulan bir husus var: NATO kirli bir ittifaktır. İnananlar olarak NATO’yu misyonu, tarihsel gelişimi ve bugüne kadar ortaya koyduğu icraatlar açısından değerlendirmeliyiz. Dünyayı eşitsizliğe, yoksulluğa, yoksunluğa ve savaşa mahkûm eden NATO ve benzeri küresel güç ittifakları, Türkiye’yi güçlendirmek için değil kontrol altında tutmak maksadıyla içerisinde barındırır.
İsmet Özel, dünyanın jandarmalığına soyunan NATO odaklı bir yazısında şöyle diyordu: “Denetleyen ve denetim altında tutulan ülkeler vardır. Mesele sistemin mahiyetinin kavranılıp kavranmamasında düğümleniyor. Kavrayanlar kavramayanlar önünde gerilerse ellerindeki miktarı, doldurmaları imkânsız derekede boş kaba koymuş olacak. Bu da sistemin tekerleğini daha hızlı döndürecek.” Bu çerçeveden bakılırsa Türkiye’nin yapması gereken sistemin mahiyetini kavrayıp adil, bağımsız ve ahlaklı bir ittifak sistemi kurmak için çalışmasıdır.
[1] Metin Alpaslan, “Yeni Bir Dünya Düzeni Kurulurken NATO ve Türkiye”, Umran, 2022, sayı: 335, s. 9.